https://twitter.com/#!/dammos90
damla_hero091@hotmail.com
uykusuzlarfatihi
Rüzgâr gibi geçti aşk, yüzümün kenarından. “Kalbim dönüyor dünya gibi yine”. Öyle çok oturmuş ki siman yüreğime, hangi yöne gitsem seni çarpıyor.
Son kez ses verirmiş gibi, son kez yazar gibi, son kez dinler gibi iştahlıyım aşka. Her defasında sıkıca sarılmalı insan sevdiğine, doyması olası olamaz elbet ama doyuracakmış gibi ciğerlerini, çekmeli kokusunu içine. Ve sen… Kokun bir vanilya kıvamında, çikolata tadında… Daha içime çekmeden başımı döndüren, karnıma sert sert oturan gülüşünü es geçemeyeceğim bu gece.
Dişlerimi sıkıp duruyorum habire, o kadar dayanılmazsın ki… Bir ruh, hem çok huzurlu hem de nasıl çok âşık olabilirdi ki? Sen ki zamana atıldıkça yürekte telve halinde kalan kahve gibisin. Ve uykusuz sabahlardaki rüyalarım, en çabuk çıkan fallarım. O yüzden artık sorun değil uykusuz geceler. Yaşanılacak çok aşk var!
Beynimin bütün hücrelerine hükmeden bir şarkı yüzünden kelimeleri toparlamakta zorlanıyorum(Florence+Machine-You’ve Got The Love). Belki şarkıdan bir cümle her şeyi özetleyebilir: “But you’ve got the love I need to see me through” ;)
Kısmetse 24 ünde yeni şarkılarla beraberiz inşallah, çok iyi bak kendine!
Çok güzel bir gecenin koynundayım. Kulağımda Türkiye’nin Elvis’i dediğim Alper Cengiz… Bir tek denize nazır değilim o kadar. Ama olsun gülüşlerinin rengi hep mavi…
“Sığ sevmemeliyim” diyorum gülüşlerine mor kadehlerde eşlik ederken. Çünkü çok âşık olursan acısı bile derman olur yarana. Elini tutmayı başaramıyormuşum, peh! Ben her şarkında yüreğinden tutmuşum, her şarkında sımsıkı sarılmışız, bir olmuşuz. Ne uzağız birbirimizden ne de gözlerin hizasında. Öyle deli saçması bir şey işte…
Dudaklarımı dayıyorum şehirlere. Göçmenliğimi atamıyorum kanımdan. Sanki sevdikçe seni, gitmem gerekiyormuş gibi başka yerlere. Her şehrin yöresel lezzetiymişsin gibi, her şehir güzel. Her farklı şehir aynı delilikle yaşamışlar gibi aşklarını. Öyle olmasaydı her şehirde en az bir aşkın hikâyesi geziniyor olmazdı. Ne mühim şey aşk, kışkış diyenleri gördükçe şaşırıyorum. Kalbin durunca beynin çalışsa kaç yazar ki? Sadece aşk değil elbet, dostlarımız, ailelerimiz… Ama sonuçta hepsi Adem ile Havva’nın birbirine aşık olmalarından kaynaklanmıyor mu?
Başkası olmadım ben hiç, değişemedim ya da. Küçükken de inatçıydım, şimdi de. Oğlak burcunun kimliğime imzasını çakmasından sanırım. Aşk inatlaşmayı sever miydi ki? Ya da ben hep onun sevdiklerini mi yapardım ki? Hayır, elbette. Bazen sadece ‘oluyor’ işte. Sana da olur mu hiç, bazen onca insan arasından birine daha çok bağlandığını hissedersin. Sanki ruhunuz birbirinizi çekiştiriyormuş gibi. Bir şey dürtükler içini, onca şey yapmana rağmen yaptıklarının kâfi gelmediğini düşünecek kadar çok sevmekten bahsediyorum. Yıllar geçse dahi, ayrılsan dahi onu her gördüğünde kalbinin “hala mı?” diye dalga geçtiği bir an… Aşk, öyle daha güzel… Yüreğinin verdiği tepkiyle…
“Sonu ne olacak bu işin?” diyorlar, gülüyorum. Ne meraklılar her şeyi finale erdirmeye. İnsanlar artık evliliği bile aşkın sonucu, finaliymiş gibi görüyorlar. Aşk; işi gücü yerinde, eğlenceli, yaşanabilir kişi, yardımsever, gizemli falan değil ki… Aşk; her sabah uyandığında yanına dönüp, uyumasına kıyamamak değil, bir an önce gözlerini açmasını isteyip dünyayı görmek istemekti. Çünkü hiçbir bahar sevgilinin gözlerinden daha çarpıcı olamazdı. Sonlandıramam ki ben böyle derin hissettiğim bir şeyi…
Yaz savurdu saçlarımı yüzüme, “Hayatta eğlenmeyi, gezmeyi, kelimelerin anlamlarını büyük harfle yaşamasını bildin. Aferin sana” dedi, gönderdi beni evime. Benim için çok güzel bir geceydi, senin için de öyle olsun canım.